Prey – Özel İnceleme

0

Her zaman söylerim. Arkane Studios’un kötü bir oyun yapması mümkün değil diye. Bu cümleyi Dark Messiah of Might and Magic’i oynadığımdan beri kaç defa söyledim bilmiyorum. Bizleri Dishonored gibi çok kaliteli, çok yenilikçi bir seri ile tanıştıran bu firmanın Prey’i batırması mümkün değildi. Oyuna girdiğim son dakikaya kadar Arkane’e güvenim tamdı.

Aslına bakarsanız, çevremde Prey’i bekleyen tek kişinin de ben olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Duyurulduğu ilk andan, elime ulaştığı güne kadar. Bethesda’nın garip reklamcılık anlayışı yüzünden oyuna dair pek de iyi tanıtımlar yapılmadı. Çıkan fragmanlar pek bir şey ifade etmiyordu, yayınlanan görseller genellikle aynı tondaydı. Bunun sebebini anlayamamıştım. Böylesine güzel bir potansiyeli neden insanlara göstermiyorlardı? İnsanların Prey’e karşı ön yargılı davranmasına sebep oluyorlardı.


Şunu da açıklığa kavuşturmakta fayda var. Aynısı Doom’da da olmuştu. Bir oyunun Bethesda etiketini taşıyor olması, o oyunun Bethesda tarafından yapıldığını göstermez. Tıpkı Doom’da olduğu gibi, Bethesda yalnızca  Prey’in dağıtımcılığını yapıyor. Oyunun tamamı Arkane Studios tarafından yapıldı. Sahip olunan ön yargının biraz da Bethesda kaynaklı olduğunu bildiğim için bunu belirtme gereği duydum. Bir de şunu belirtmeli: Oyunun 2006 yılında çıkan aynı adlı Prey ile hiçbir alakası bulunmamaktadır. Kesinlikle devam oyunu ya da geliştirilmiş sürümü değildir. Tek benzerlikleri isimleri.

İncelemeye tam olarak girişmeden önce Prey’in hikayesinden ve evreninden biraz bahsetmek istiyorum. Hem dış kaynaklardan, hem de oyun-içi dökümanlardan edindiğim bilgilere göre kronolojik bir açıklama yapacağım.

Prey’in zaman paralelinde John F. Kennedy ölmüyor ve uzay bilimine çılgın yatırımlar yapıyor.

Prey’in geçtiği zaman paraleli bizim dünyamızdaki ile aynı değil. 1963’te Amerikan Başkanı John F. Kennedy’ye bir suikast düzenlendi, biliyorsunuzdur. Kendisi bu suikast sonucu hayatını kaybetmişti. İşte Prey’in zaman paralelinde John F. Kennedy ölmüyor ve uzay bilimine çılgın yatırımlar yapıyor. Uzay bilimi konusunda hem Amerika’yı, hem de dünyayı birkaç adım birden ileri taşıyor.

Ancak elbette, insanlığın her zaman sorduğu soru burada da ister istemez gündeme geliyor. Bu ucu -bucağı belli olmayan karanlık evrende, insanlardan başka; yaşayabilen, düşünebilen ve iletişim kurabilen canlılar da olabilir mi? Prey’in evrenine göre bu soru 20. yüzyılda cevaplanıyor. İnsanların uzayda gerçekleştirdiği aktivitelerden haberdar olan “toplama” bir uzaylı ırkı olan Typhon, Dünya gezegenine saldırıyor.

Saldırının ardından Dünya’yı savunmak için harekete geçen Amerika ve Sovyetler Birliği güçlerini birleştirerek Typhon’u yakalıyor. Birlikte Kletka adlı bir uzay istasyonu kuran birlikler, Typhon’u bu hapis niteliğindeki istasyona hapsediyor ve Dünya’nın uydusu Ay’ın yörüngesine bırakıyor.

1964 yılında Sovyetler Birliği dağılınca Amerika, Kletka’nın tüm yetkilerini üzerine alıyor ve Typhon’u “Axiom Projesi” adlı bir araştırma için kullanmaya başlıyor. Planlara göre bu araştırma sonucu dünyaya gelişmiş teknoloji getirilecek.

1980’de meydana gelen “Pobeg Kazası” sonucu Kletka’daki çalışanların çoğu Typhon’ın saldırıları sonucu hayatını kaybediyor ve Amerika da yaşadığı jeopolitik sıkıntıların etkiyisiyle Axiom Projesi’ni sonlandırıp, Typhon’u canlı bir şekilde uzay istasyonunun içinde bırakıyor.

Yıllar sonra, 2025’de yeni kurulan TranStar Şirketi, Kletka’yı satın alıyor ve 2030 yılında da adını Talos I olarak değiştiriyor. Burada amaç, gelişmiş araştırma teknolojilerini kullanarak Typhon’u incelemek ve insanlığa yeni bilgiler kazandırmaktır. Bu araştırmalar sonucu TranStar, Nöromod adı verilen yeni bir teknolojiyi keşfediyor. Bu modlar sayesinde insanlar normalde sahip olamayacakları yeni yeteneklerin sahibi oluyor. Yani bir bakıma, uzaylı DNA’sı ile insan DNA’sı karışıyor.

2030 yılında TranStar, dünyaya sattığı Nöromodlar sayesinde parayı kırmıştır ve artık çalışanlarını iki yıllık aralıklarla uzay istasyonunda yaşatmaktadır. Gittikçe büyüyen Talos I istasyonu farklı kültürlerden farklı insanlara sahip olduğu için istasyonun birçok bölgesi de birbirinden çok farklı tematik özelliklere sahip oluyor.

Böylesine detaylı bir arka plandan sonra Prey’in ve Morgan Yu’nun hikayesi, 2032 yılında başlıyor.
Prey, kesinlikle son yıllarda gördüğüm en etkileyici başlangıçlardan birisini sergiliyor. Oyunun ilk yarım saatinde o kadar garip ve o kadar güçlü bir olay örgüsü ile karşılaşıyorsunuz ki, geri kalanının ne tonda olacağını çılgınlar gibi merak etmeye başlıyorsunuz. Ana karakterimiz Morgan Yu, bu arada kendisinin cinsiyetini seçebiliyorsunuz, TranStar’daki deneylerde önemli bir yer edinen, yüksek rütbeli bir çalışan. Talos I’da kendisine ait büyük bir ofise de sahip olan Morgan, gündelik deneylere katılırken bu kez bazı problemler ortaya çıkar ve Talos I bir kez daha Typhon saldırısı altında kalır. Olayların başında, aslında her gün aynı şeyi yaşadığını öğrenen Morgan bu problemli günü fırsat olarak kullanacak ve geçmişini keşfetmek için gereken adımları atacaktır. Hikayeye dair daha fazla bir şey söyleyip heyecanı kaçırmayacağım. Ama çok farklı ve beklenmedik yerlere çekildiğinin garantisini verebilirim.

Prey, oynanış mekanikleri açısından bakarsanız birçok oyundan farklı mekanikleri kendi içerisinde birleştiren bir yapım. System Shock 2, BioShock, Half-Life ve Dishonored’ın bir kavanoza konup çalkalanmış hali olarak ortaya çıkan Prey, bu oyunların her biri kadar başarılı ve kaliteli. Hatta bu tarife biraz da Dead Space’in ürkütücülüğünü ekleyin.

Prey’in çok büyük bir haritası ve keşfedilecek çok fazla bölümü var.

Birbirinden ayrı, büyük haritalara bölünen oyunda seçeceğiz nöromodlar bu haritaları keşfedebilme yetinizi de doğrudan etkileyecek. Örneğin, karşınızda iki kapı olduğunu düşünün. Birisinin önüne yığılmış, ağır yükler var. Bir diğeri ise giriş için parola istiyor. Eğer ağır yükleri kaldırmayı kolaylaştıran nöromodu beyninize enjekte ederseniz, kapının önünü temizleyip girebilirsiniz. Fakat parola isteyen diğer kapıya giremeyecekseniz. Aynı şekilde, parola isteyen kapıyı da hack nöromodları ile hackleyip açarsanız, bu sefer de diğer kapıya giremeyeceksiniz. Bu tabii ki hiçbir zaman giremeyeceğiniz ve içinde ne olduğunu göremeyeceğiniz anlamına gelmiyor. Oyunda ilerledikçe yeni nöromodlar kazanacak ve her şeye biraz biraz verip, dilediğinizi yapabileceksiniz. Zaten Prey’de bir mekana mutlaka iki-üç kez daha geri dönüyorsunuz.

Oyunda ilerledikçe nöromodların açacağı özellikler de bir hayli çeşitleniyor. En başta yalnızca fiziksel özelliklerinizi geliştiriyor gibi görünen nöromodlar daha sonra uzaylı yeteneklerine bile sahip olmanızı sağlıyor.

Nöromodların oynanışa getirdiği çeşitliliğin yanı sıra TranStar kostümünüze yapacağınız eklemeler de oynanış açısından büyük önem taşıyor. Başta çok modifikasyon aracı bulamasanız da oyunda ilerledikçe bu araçlar çoğalıyor ve hangilerini üstünüzde tutup, hangilerini bırakacağınıza iyi karar vermeniz gerekiyor. Elbette bunları duruma göre de değiştirmeniz gayet mümkün.

Nöromodlar ve çiplere ek olarak, oyunda bir de gayet geniş bir silah yelpazesi bulunuyor. Neredeyse hepsi yenilikçi, tamamen bilim kurgu temalı silahlar. Örneğin oyunda en çok kullanacağınız Gloo Cannon’dan bahsetmek istiyorum. Basitçe, köpük atan bir silah olan Gloo Cannon sayesinde karşılaştığınız Typhon yaratıklarını dondurabiliyor ve bir süreliğine saldırıya açık olmalarını sağlayabiliyorsunuz. Birçok noktada hayatınızı kurtaracak olan Gloo Cannon’un mermisini de tutarlı bir şekilde harcamaya dikkat edin. Nerede lazım olacağı hiç belli olmuyor.

Silahın bir diğer güzel yanı ise, dilediğiniz yere kat çıkmanıza izin veriyor. Zaten çektiğimiz videoda da bunu gösterdim. Çıkmanız gereken bir yere bu silahın köpükleri sayesinde bir yol yaparak çıkabiliyorsunuz. Bu açıdan gerçekten yenilikçi bir silah. Gloo Cannon’un yanı sıra oyunda kullanabileceğiniz çok ilginç, başka araçlar da bulunuyor. Prey’in bu açıdan gerçekten yenilikçi bir yapım olduğun söyleyebilirim.

Ancak şunu da söylemekte fayda var. Eğer oyunu “Kolay” veya “Normal” zorluk derecelerinde oynuyorsanız genellikle pompalı tüfek veya susturuculu tabanca dışındaki silahları kullanmanıza çok da gerek olmayacak. Ancak benim gibi zor veya en zor modda oynamayı düşünüyorsanız, tüm silahları en efektif şekilde kullanmanız gerekiyor. Q-Beam’den tutun da önünüzdeki her şeyi silip süpürebilen TS-QPB-S11’e kadar her silahın ayrı bir önemi var. Örneğin Recycler Charge diye bir bomba var. Bu bombayı fırlattığınız yerde ufak bir kara delik açılıyor ve etrafındaki her düşmanı içine çekiyor. Daha sonra içine çektiği her şey, silah veya ekipman yaratırken kullanabileceğiniz materyaller olarak dışarı çıkıyor.

Recycle, yani geri dönüşümün oyunda çok güzel ve büyük bir yeri var. Oyuna ilk başladığınızda yerde, çöp kutularında veya setlerin üstünde gördüğünüz tüm çöpleri toplayın. Muz kabuğu, elma çekirdeği, solmuş çiçek… Ne varsa toplayın. Çünkü Prey’de çok tatlı bir geri dönüşüm sistemi var. Talos I’da bulacağınız bazı odalarda geri dönüşüm cihazları olacak. Bu geri dönüşüm cihazlarına topladığınız çöpleri atıyorsunuz, cihazda tıpkı Recycler Charge’da olduğu gibi ufak bir kara delik açılıyor ve koyduğunuz tüm çöpleri içine çekip, hepsini kullanabileceğiniz materyaller olarak geri çıkarıyor. Çok yenilikçi ve güzel mesajlar veren bir sistem.
Sahip olduğunuz materyalleri kullanarak kendinize yeni silahlar, bu silahlar için mermi paketleri ya da can paketleri yapabiliyorsunuz. Yapımları gayet kolay. Materyaller de nereye bakacağınızı bilirseniz bulunması çok kolay. Her yeri didik didik edin. Nereden ne bulacağınız hiç belli olmuyor!

Prey’de geleneksel çatışma hissinin yanı sıra, gizlilik öğeleri de bolca kullanılıyor. Elbette bu öğeleri efektif bir şekilde kullanıp-kullanmamak da size kalmış. Gizli gidişat için kullanabileceğiniz eşyalar da bulunuyor. Örneğin Typhon Lure adlı bombayı kullanarak uzaylı düşmanlarınızın dikkatini başka noktalara çekebilir ve gizlice arkalarından sızabilirsiniz. Veya onlar sizi ararken kendinizi bir mimik gibi, başka bir eşyaya çevirebilir ve etrafta gizlice hareket edebilirsiniz. Arkane, Dishonored’daki sistemin neredeyse aynısını kullanmış. Bir yolu takip etmek konusunda onlarca farklı seçeneğiniz var. Hangisini seçeceğiniz, size kalmış.

Oyunda karşılaşacağınız çok farklı türlerde Typhon var. İlk başta çeşitli yerlerde farklı objeler halinde karşımıza çıkan ve gerçekten bir anda ortaya çıkarak korkutmayı başaran Mimic’leri görüyoruz. Biraz daha zaman geçirdikçe daha gelişmiş Typhon türleri ile karşılaşıyorsunuz. Uzaktan çeşitli şeyler fırlatıyorlar, yakından iki-üç vuruşta indiriyorlar. Alt edilmeleri ilk başta bir hayli zor. Hele ki bir de zorluk derecesini arttırdıysanız, işiniz bayağı zor. Ben çok acı çektim.

Talos I gerçekten çok büyük bir istasyon.

Bu istasyonda birbirinden çok farklı bölümlerle ve çok farklı atmosferlerle karşılaşacaksınız. Loş sunucu odaları, otel lobilerine benzeyen parlak ve lüks salonlar, tamamı yeşilliklerden oluşan yapay bir sera veya yerçekiminin olmadığı devasa koridorlar. Talos I’de sizi büyüleyecek çok fazla yer var. Her biri birbirinden farklı olduğu için sürekli bir sonraki kapıyı açmayı ve ardındakileri keşfetmeyi bekliyorsunuz. Daha sonra bu mekanların çoğuna geri dönüp, önceden açılmamış kapıların ardına geçiyor ve aslında burnunuzun dibinde olan müthiş sırlarla karşılaşıyorsunuz. Bu geri dönüşlerin hiçbiri tekrar hissi vermiyor.

Genel tematik öğelerden bahsettiğime göre bu oyunun en can alıcı noktalarından birisine de değinmek istiyorum. Müzikleri ve atmosferi tamamlayan sesleri. DOOM’dan tanıdığımız ödüllü besteci Mick Gordon’ın müziklerini yaptığı Prey, kulaklarınızın pasını silecek kusursuz melodilere sahip. Retrofütüristik, hatta bazen synth-wave gibi günümüzde popülerleşmeye başlayan melodileri kullanan oyunda sesler çok güzel yerlere serpiştirilmiş. Karşınıza aniden bir Mimic çıktığında duyduğunuz sesler, ortamdaki gerginliği birkaç kademe birden artırıyor.

Doğrusu, Prey’in neyinden şikayet etsem bilmiyorum. Oyunu yaklaşık 10 saatin üzerinde oynadım ve gerçek anlamda, şikayet edecek çok ufak şeyler buldum. Bunlardan en bahsedilesi, Mimic sisteminin bir yerden sonra sıradan bir “jump-scare” sistemine dönüşmesi. Oyunun ilk 5-6 saatinde, girdiğiniz bir odadaki herhangi bir şeyin Mimic olabileceği ve beklemediğiniz bir anda size saldırabileceği fikri gerçekten çok etkileyici. Her şeyden şüphe ediyor, paranoya yapıyor ve her şeye bir kere vuruyorsunuz ki sonradan tuzağa düşmeyesiniz. Ama işte, 5-6 saati geçince bu sistem biraz baymaya başlıyor. Artık etkileyiciliğini bitirip “yine mi ya” dedirtiyor. Bunu ayarında tutsalarmış, çok daha akılda kalıcı ve etkileyici olabilirmiş.

Prey, her ne kadar öyle görünmese de CryEngine ile geliştirildi. Günümüzde CryEngine ile geliştirilen oyunların asıl amacının aşırı gerçekçi bir görüntü yaratmak olduğunu biliyorsunuzdur. Prey’de ise böyle bir kaygı yok. Tamamen Arkane’in kendi yarı-gerçekçi havasına sahip olan oyun müthiş bir optimizasyon ile çalışıyor. Dishonored 2’nin çıkışında yaptığı hatayı gerçekleştirmeyen Arkane, en düşük sistemlerde bile Prey’in gayet güzel bir performans ile çalışmasını sağlıyor. Benim GTX 1070 ve i5 6600’lük sistemimde vSync’i kapadığım takdirde tüm ayarlar en yüksekte, 100 FPS’nin üstünü gördüğüm oldu. Üstelik günümüzde CryEngine ile çıkan çoğu oyunun da nasıl performans özürlü olduklarını hesaba katarsak, Prey’i baş tacı yapmamız gerekiyor.

Son sözlerime gelecek olursam, Prey gerçekten beklediğim tarzda, tam Arkane’e uygun bir yapım olmuş. Önyargılarınızı kırıp oynamanız ve tecrübe etmeniz gereken bir oyun. Bilim kurgu hayranı olmasanız bile barındırdığı rol yapma ve aksiyon öğeleri ile gerçekten seveceğiniz Prey’i düşük bir sisteme sahip olsanız bile alıp deneyebilirsiniz. Uzun soluklu ve tekrar oynanabilir yapısı ile verdiğiniz parayı gerçekten hak edecektir.

Paylaşmak İstermisiniz ?